Hız Çağında Yavaş Yürüyenler


Hız Çağında Yavaş Yürüyenler

    Kişisel bilgisayarların ve sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla beraber insanların bilgilere, ürünlere, sanat eserlerine, diğer insanlara ve diğer insanların ürettiği milyarlarca içeriğe ulaşması büyük oranda hızlandı. Her saniyemizin çok değerli olduğu, etrafımıza dönüp baktığımızda tüm insanların bir yerlere yetişmeye çalıştıkları, koşuşturdukları bu çağa ben "Hız Çağı" demeyi uygun görüyorum.

    Denk geldiğim 2012 tarihli bir blog yazısında  site açılma hızında sadece 1 saniyelik bir gecikmenin Amazon'u yıllık 1.6 milyar$ zarara uğrattığını ve bu bir saniyenin Google'ın günlük 8 milyon arama sorgusu kaybetmesine neden olduğundan bahsedilmiş. Gözümüzü açıp kapattığımızda geçen bu süre artık bizim için o kadar önemli ki bize bir saniyede hizmet verilmediği için farklı alternatiflere yöneliyoruz. Farklı alternatifler, sınırsız kaynak, her şeye basit bir şekilde ulaşabilmemiz ve insanın tüketim ihtiyacının fazlasıyla beslenmesi bir tüketim obezliği durumuna neden oluyor.

   Sosyal medyanın Türkiye'de yaygınlaşmaya ilk başladığı dönemde belirli akımlar ve belirli gündemler vardı. Bu akımlar genellikle uzun süre devam eder ve insanların gözünde tâbiri câiz ise bayatlamazdı. Şimdiki durumda ise her gün birden fazla gündem ve akım çıkıyor. Üstelik bu akımlar yaş grubu, eğitim durumu ve ilgi alanına göre değişiklik gösteriyor. Takip ettiğinizde sabah farklı, öğle farklı, akşam farklı gündem görebilirsiniz. Hatta saatlerce sosyal medyada vakit geçirmenize rağmen bir arkadaşınızla buluştuğunuzda "Aa! o ne ara çıktı ya görmedim, bakayım." dediğiniz bir durum mutlaka olmuştur.

Bir yıldan uzun süre insanları güldüren "Troll Face" akımı

        Sosyal medya sitelerinin verileri terabaytları aşıyorken ve bu verilerin depolanması için milyarlarca dolarlık maliyetler söz konusuyken bu sitelerin sınırsız bir içerik kaynağı olduğunu, sizin davranışlarınıza göre bu içeriklerin size yönlendirildiğini, sitede daha çok vakit geçirilmesi ve paylaşım yapılması için direkt olarak insan psikolojisi hedef alınarak geliştirilen teknolojilerin kullanıldığını artık hepimiz az çok biliyoruz.

    Günümüzde 2 yaşındaki çocuktan 70 yaşındaki teyzeye kadar herkes bu sisteme dahil. Bunun çağın bir gerekliliği olduğunu düşünüyorum; çünkü artık bu durum hayatımızın bir parçası hâline geldi. Kişinin bilinçli kullanımına göre internet sınırsız nimete sahip. Örneğin; normalde karşılayamayacağınız bir kursu çok daha uygun bir fiyata alabilmek, başka bir ülkenin kültürünü, dilini, yaşam tarzını öğrenebilmek, ilgi duyduğunuz alanlara dair birçok döküman, video, arşiv bulabilmek size günlük hayatınızda da avantaj kazandıracaktır. 

    Dark Side'a dönecek olursak, artık insanların günlük muhabbetler dışında birbirleriyle paylaşacak pek fazla bir şeyi olmadıklarını, dolayısıyla small talk'ların o kadar da small olmadığını görebiliyoruz. İnternet 24 saatimizi geçirebileceğimiz eğlence kaynağıyla dolu. Videolar, mizah akımları, magazin olayları... Bir de buna aldığımız beğenilerimizle, story izlenmelerimizle, DM'den yürüyenlerle tatmin ettiğimiz sosyal takdir beklentimizi eklediğimizde ortaya kolay erişilebilir dopamin çıkıyor. Sosyal medya bağımlılığımızın, bir şeyleri kaçırma korkumuzun temelinde yatan şey de tam olarak bu. Hiçbirimiz aldığımız likelar kadar takdir edilmiyoruz, hiçbirimiz internetteki kadar dosta sahip değiliz. Durum böyleyken neden takdir edilmek için bir şeyler üretelim ki? Zaten takdir edilme ihtiyacımızı trend topic bir konu hakkında attığımız bol hashtag'li tweet'imizin 200 fav almasıyla karşılamadık mı? 1000 takipçimiz, her gün gelen 3-5 DM'miz var. Zaten yetişemiyoruz, herkes gibi çok yoğunuz. Bir dost edinmek için neden enerji harcayalım? Hadi dost edinmek istedik samimi olana kadar 5-6 hafta sürekli buluşmakla ne uğraşacağız, bir gece mesajlaşırız hallolur gider. Hız Çağı'nın bizi getirdiği nokta bir gecede samimiyet, bir dakikada mutluluk, ilk dm'de aşk oldu.



    Kendi yarattığımız ve istediğimiz gibi kimlik oluşturduğumuz bu mutlu sanal dünyamızdan çıktığımızda afallıyoruz. Dünyanın gerçekliği, sorumluluklar, sorunlar ve günlük zorunluluklar yüzümüze çarptığında bir an önce kaçıp kendi dünyamıza dönmek istiyoruz. Kısacası kendimizi uyuşturuyor, eğlenceli şeylerle zamanımızı öldürerek dünyanın gerçeklerinden kaçıyoruz. Bence bir şeyleri paylaşamamamızın sebebi de bu. O eğlenceli ortamdan çıkıp gerçekliğe döndüğümüzde karşımıza çıkan arkadaşlarımızın/ailemizin problemleri, entelektüel sohbet, kişisel konular veya ilgilenmediğimiz sıkıcı konular açıldığında sadece anlamak, empati kurmak veya yardımcı olmak gibi insani duygularla dinlemek yerine sadece cevap vermek için sıra bekleyerek veya telefonla oynayarak karşımızdakinin sözünü bitirip susmasını beklemek gibi saygısızlıklar yapıyoruz. Birçok ortamda dinlenmek için karşıdaki kişilerin eğlenmesine sebep olmak zorundasız. Bir nevi artık hepimiz birbirimizin palyaçosuyuz.
   
    Bu verimsiz ve problemli iletişimin yanında değinmek istediğim diğer noktalarsa: internet jargonundaki kalıp cümlelerle kendini ifade etmeye çalışmak (Ok, boomer! Blog yazıp da kanaat önderi gibi davranmayan da ne bileyim..) ve başkalarının cümlelerini satmak. Öncelikle, kalıp cümlelere karşı değilim. Yeri geldiğinde eğer söyleyeceğiniz şeyin duygusunu karşı tarafa vermek konusunda uygun bir yolsa kullanılması iletişimi güçlendirebilecek bir seçenek olabilir. Bahsettiğim durumsa çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu bir grubun kendi cümleleri olmaması ve kendilerini ifade etmek için bu kalıplara muhtaç olması. Başkalarının cümlelerini satmak da bu durumun sonucu olarak nitelendirilebilir. Kendi düşüncelerini ve hislerini kendi cümleleriyle anlatamayan insanlar, kendine fikren yakın gördüğü insanların cümlelerini, hareketlerini ve kişiliğini kopyalamaya meyillidir. Şahsen, internette gördüğüm herhangi bir gönderinin karşımdaki tarafından bana kendi cümlesiymiş gibi yöneltilmesini rahatsız edici buluyorum. İleri vadede bu kişiye duyulan hayranlık ve kendiyle bağdaştırma durumu, hayranlık duyulan kişinin düşüncelerini mutlak doğru olarak kabul etme ve eleştirel düşünmemeye yol açıyor.

    Hepimiz zorluklarla karşılaşmamak, istediğimiz her şeyi uğraşsız bir şekilde elde etmek, mümkün olduğunca az sorumlulukla hayatımıza devam etmek, önem ve takdir görmek isteriz. İnsan doğası gereği doyumsuz ve en az enerji harcayacağı seçeneği tercih etmeye eğilimlidir. Bu iki dürtüyle hareket edip kolay ulaşılabilir ve sınırsız bir kaynak bulmuşsak da tüketmekten hiç çekinmeyiz. Bu da bahsettiğim tüketim obezliği durumunun ortaya çıkmasına sebep olur, fakat bir gün kabuğunuzdan çıkmanız gerekecek ve bu tüketim alışkanlığınızın yoksunluğunu fazlasıyla hissedeceksiniz.

    Bugün karşımıza çıkan bir yazıyı bile sadece göz gezdirip, tarayarak okuyup geçtiğimiz (umarım bu yazıda yapmamışsınızdır) ve bu yüzdendir 10 sayfa kitap okurken bile sıkıldığımız bu çağda hız tutkunu olmak sizi mutsuzluğa ve tembelliğe itebilir. Bunlara ek olarak sorumluluk almak, zorlukları aşmak, çalışma düzeni oluşturmak, işe gitmek, ailenize ve arkadaşlarınıza karşı görevlerinizi yerine getirmek, gibi günlük hayatta karşılaşabileceğimiz birçok şeyde zorluk yaşayabilirsiniz. Sosyal medyanın, internetin, günlük tüketim ihtiyacının tetiklendiği ortamların hayatınızın bir parçası olmasının bir sorun teşkil ettiğini sanmıyorum. Tam tersi bu ortamlar hayatınızın bir parçası değil, hayatınız olduysa o zaman bazı davranışlarınızı değiştirmeli ve dünyanın hız sınırlarına uymalısınız.

Herkese güvenli bir sürüş diliyorum.

Yorum Gönder

0 Yorumlar